Eski Mısır

Klasik Tarih Bilimi Taş Devri’nin bitişinin 9000 yıl önce (mö. 7000 lerde) olduğunu ve yazılı tarihin (uygarlığın) mö. 4000 lerde Mezotamya(Bugünkü Irak)’ da yaşamış Sümerler’le başladığını söyler.

Herodot(mö. 5. yy da yaşamış yunanlı tarihçi)'a göre, yazılı tarih onun döneminden 11.300 yıl öncesine dayanır. Bu yaklaşık olarak Büyük Tufan’a, Atlantis'in batışına denk gelen bir tarihtir. Birinci buzul çağının başlangıcının hemen önünde olan bu dönem dünya uygarlık tarinde tam bir muammadır.

Tarih Bilimi’ne göre Mısır Uygarlığı mö. 4000-3000'lü yıllar arasında başlamıştır ama Mısır'da sfenks üzerinde yapılan araştırmalar onun mö. 10.500'lü yıllarda yapıldığını kesin olarak ortaya koymuştur.


Yaklaşık 200 ile 500 bin yıl önce Homo erectus yerini Homo sapiens'e ("düşünen adam") bırakarak yeryüzünden silindi. Son 70.000 yıllık dönemde modern insan vardı. 9.000 yıllık bu süre içinde, atomik güçleri kullanabilecek ve uzaya açılabilecek aşamaya geldiğimiz düşünülecek olur­sa; günümüzden 70.000 yıl önce yaşayan insanlar nasıl oluyorda bu kadar süre ilkel yaşayıp bi anda son 5.000 yılda gelişmeye başlıyor?

Mısır'ın geçmişi deyince birçoğumuzun aklına hemen Firavunlar devri gelir... Firavunlar arasında en fazla duyulanı ise kuşkusuz ki, Ramses'tir... Özellikle de Klâsik Tarihçiler'in en fazla üzerinde durdukları Mısır'ın geçmiş tarihi, işte bu dö­nemlerdir... Ancak bu tarihler, Mısır'ın çok yakın dönemleri­dir. Oysa Mısır'ın geçmişi bu tarihlerin çok daha ötelerine uzanır...

Yine günümüzden yaklaşık 3150 yıl önce yaşamış IV. Ramses'in de Mısır'ın kökenleriyle ilgili benzer antik araştır­malar yaptırdığı bilinmektedir. Evet... O dönemlerde de Mısır'ın geçmişi ve kökeni araştırılıyordu!...Şunu söylemek istiyorum ki, bizim için hayli eski bir dö­nemi ifade eden bu tarihler bile, Mısır'ın geçmişi ile karşılaş­tırıldığında hiç bir şey ifade etmemektedir.

Antik Mısır Uygarlığı dendiğinde karşımıza çıkan tarih; bizleri istesek de, istemesek de çok daha gerilere götürür. Hem de binlerce değil en az 10-12 bin yıl öncelerine...

Lemurya – Atlantis
Mısır önce Mu'dan sonra da Atlantis'ten yoğun göçler almıştı. Tarihçilerin bir zamanlar bir türlü içinden çıkamadıkları; "Bir anda böylesine ileri düzeyli bir uygarlık Afrika'nın Kuzeyi'nde nasıl oluşmııştıır" sorusunun cevabı işte bu göçlerde yatmaktaydı.

İngiliz araştır­macı James Churchward’ın Naacal tabletlerinden edindiği bilgilere gore; Tabletler konumuzla çok yakından ilgili olan bir isimden bahsetmektedirler. Bu isim Osiris'tir... Günümüzden 18-20 bin yıl önce yaşamış olan bu kişi­den Atlanlisli bir bilge olarak söz edilmekledir. Öldükten sonra takipçileri ve rahip kardeşleri onun anısına, yaydığı dine Osiris dini adını verdiler. Osiris adı Mısır tanrıları arasında da geçmektedir. Bu adın Hermes (Toth) tarafından Mısır’a getirildiği fakat zaman içersinde bu saf dinin yozlaşması nedeniyle Osirisi’in de ilkel tanrılardan birine dönüştüğü sanılmaktadır. Hermes de, Osiris ve İsis gibi bir süre sonra tanrısallaştırılmıştır. Mısır’da Osiris Dininin devamını yani bugünkü büyük Mısır kültürünün temelini atan Hermes hem rahip, hem kral, hem de din kurucusu olarak kabul edilmiştir.
Osiris’ten Hermes’eGünümüzden 16.000 yıl önce Mısır’da yaşayan Hermes, Osiris ekolünün devamını Nil deltasında kurmuştur. Hermes kurduğu okullar ve kutsal yerler ile dini yaymış ve günümüzden 5.000 yıl öncesine firavun Menes dönemine kadar Mısır medeniyetini etkilemiştir.

"insanoğlu zamandan korkar, zaman piramitlerden."


Giza Piramitleri (Keops, Kefren, Mikerinos)
-The Great Pyramid of Giza, Pyramid of Cheops-

Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır. Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır.

Keops Piramidi aynı zamanda dünyanın yedi harikasından günümüze dek ayakta kalabilmiş tek yapıdır.

Büyük Piramide Keops isminin verilmesi. Klasik Tarih Bilimi'nin verilerini doğru kabul eden bazı arkeologlarca bu yapının mö. 3.500 yılında yapılmış olduğu ön kabulüne dayanır. Bu tarihte Mısır'ın firavunu Keops'tu. O halde Büyük Piramit bu tarihte yapıldıysa, bunu yaptıran da o dönemin fi­ravunu olmalıydı. İşte bu düşünceden hareketle, Büyük Piramit'e firavunun adı atfedilmişdi.Kurulan mantık doğru ama bilgi yanlıştı. Çünkü Büyük Piramit'in yapılış tarihi mö. 3.500 değildi...

Gerçekte bu üç büyük piramit Tufan Öncesi teknolojisi kullanılarak Osiris Rahipleri'nin gözetiminde inşa edilmiştir. Tufan öncesinde yapılmış olan ilk üçüne (Keops, Kelven ve Mikerinos) kıyasla çok daha küçük ve basit, adeta birer taklit niteliğinde olan ve Tufan'dan çok daha sonraki dönemlere ait diğer piramitlerin ye­gane işlevi firavun mezarı olmalarıdır.

Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm de Piramitler'in yapılış tarihi olarak "Tufan Öncesi"ni gösterir. Arap tarihçiye göre piramitlerin yapılış tarihi: "Tufan'dan 300 yıl öncesine dayan­maktadır." ibn-i Abd-Hükm piramitlerin yapılış nedenlerini ise özetle şöyle anlatır:
Keops’un yapılma amacı dünya harikası olması değil bilginin korunumu içindir ama olmamıştır. Osiris Rahipleri astrolojik ve astronomik hesapları da inceleyerek yaklaşmakta olan Tufan'ı haber verirler ve krallığı yok edecek iklim değişikliklerini anlatırlar. Bu Tufanın insanlığı Demir Çağına geri götüreceklerini bildikleri için geleceğe bilgiyi aktarmak için Osiris rahipleri gözetiminde yapılmıştır.

Yunanlı Tarihçi Heredot da ilk üç piramidin ve Sfenks'in Tufan Oncesi'nde yapıldığını doğrulamaktadır. Mısırlı rahipler Heredot'a, bu piramitlerin Tufan'dan önce Mısır'ı yöneten firavun Surid döneminde, Hermes (Thot) rahiplerinin "Kutsal Sırlar"nı daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettikle­rini ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir.

Orta Çağ'da yaşamış Mısır Kıpti tarihçisi Mesudi de, Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm'ün aktardıklarını doğrularcasına Büyük Piramid'in Surid isimli bir kral tarafından yaptırıl­dığını aktarmıştır. Bu kayıtlara göre Surid, Tufan'dan 300 yıl önce yaşamıştır. Aslan Takım-yıldızı'yla ilgili bir felâket hakkında önceden uyarılır. Bilindiğinin aksine firavun mezarı değil Osiris rahibi yetiştirmek için yapılmıştır. Pramit içinde bulunan kral odası denilen yer aslında bir lahit değil, Osiris rahibinin aurasını fark etmesi kendi ile yalnız kalabilmesi ruhunu dinleyebilmesi için yapılmıştır. Yapıldığında keops üzerindeki tabletlere matematik, fizik, astronomi vs.. gibi birçok bilgi yazılmıştır ancak Hz. Ömer zamanında Mısır araplar tarafından feth edilince keops üzerindeki tabletler sökülerek kahirede inşaat yapımıdında çekinilmeden kullanılmıştır hazır yeri gelmişken İskenderiye kütüphanesi de bu zamanda yakılmıştır.

(Arap kaynaklarında da benzer kayıtlara rastlanmaktadır. Arap Tarihçileri'nden Abdül Latif, Kahire'deki inşaatlarda kullanılmak üzere Büyük Piramit'in dışını kaplayan cilalı kireçtaşı levhalarının sökülmesiyle birlikte, bir daha bulunması mümkün olmayan binlerce hi­yeroglifin de yok olup gittiğinden bahsetmiştir.)

Büyük Giza Sfenki: (Great Sphinx of Giza)

Giza Piramitleri nin önünde Doğuya bakan insan başlı bir aslan heykeli var: Sfenk.

Sfenk’in kökü; Mısır dilindeki shesep ankh ("yaşayan görüntü") kelimesinden gelir.

Ejiptologlar, bu Gizemli yapının, mö. 2500 dolaylarında firavun Khafre tarafından yaptırıldığını düşünüyorlar. Oysa ne Giza'daki herhangi bir anıtta bunu destekler bir ifade var, ne de Mısır'ın herhangi bir yerinde. Sfenks'in yapıldığı tarih, bilinmiyor?!!


90'lı yıllarda yapılan araştırmalar heykelin üzerindeki aşınma izlerinin, arkeologların inandığı gibi rüzgar ve kumdan değil, uzun ve etkili yağmurlardan ileri geliyordu ve bunlar "su aşınması"ydılar!

Mısır'ın bu bölgesi, bundan 5000 yıl önce de çöldü ve yağmur düşmüyordu. Söz konusu aşınmayı yapacak düzeyde bir yağmurun en son düştüğü tarih ise, en az mö. 5000 yılından çok daha eskilere dayanıyordu.

Sfenks, tam doğuya bakıyordu, yani ekinoks (23 mart ya da 21 eylül) anındaki gün doğumu noktasına. Mısırlıların yıldız kültürlerinde, güneş doğmak üzereyken, ufuk henüz tam aydınlanmamışken son olarak görülen yıldız ya da takımyıldızın ayrı bir önemi vardır. Bu durumdaki yıldıza "heliak yükselişte" denir ve bu, Mısır'ın hem takvimini hem de çarpık dinini etkileyen bir olgudur.


Heliak yükselişte; astrolojik çağlar'ı belirleyen Takımyıldızıdır. 2150 yıl boyunca ilkbahar ekinoksunda doğudan doğar.

Mısır kültüründe Tanrıça İsis'i simgeleyen Sirius yıldızı, yaz gündönümünde (21 haziran) şafak öncesi görünmeye başlar ve bu tarih aynı zamanda Nil'in yıllık taşma dönemlerinin de başlangıcıdır. Bu nedenle Mısırlılar, yaz gündönümünü "yılbaşı" kabul ederlerdi. Bu nedenle, Sfenks'in yapılmış olduğu tarih olarak varsayılan mö. 2500'de, ilkbahar ekinoksunda "heliak yükselişe" başlayan takımyıldızını inceleyen araştırmacılar ilginç bi sonuçla karşılaştılar.

Yapılan bilgisayar simülasyonuyla o tarihte Boğa takımyıldızının yükselişte olduğunu gördüler. Oysa Mısırlılar şekil ve simgelere çok önem verirlerdi ve yaptıkları anıtlarda buna çok dikkat ederlerdi. Yani, bu durumda Sfenks'in aslan değil de boğa biçiminde yapılmış olması gerekmez miydi?

İki araştırmacı, bu kez ilkbahar ekinoksunda aslan burcunun heliak yükselişe geçtiği tarihi araştırdılar ve karşılarına "Orion Gizemi"ndeki o garip yıl çıktı yine: mö. 10.500.

“Yukarda nasılsa, aşağıda öyledir…”
12,500 yıl önceki zamanda gerçekleşen şey bir kutup değişimi idi. Bu, modern kıyamet günü destekleyicileri tarafından popülerleştirildiği gibi Dünya’nın manyetik alanının değişmesi değildi, astronomik ve ayrıca astrolojik bir kutup değişimi idi. Dünya yaklaşık olarak 26,000 yıllık bir döngü yaratan özel bir dönme hareketine sahiptir. Bu döngü sırasında, ilkbahar ekinoksu anında, güneşin pozisyonunun, zodyağın on üç takım yıldızı boyunca değiştiği görünüyor, her bir takımyıldızında yaklaşık olarak 2000 yıl kalıyor. M.Ö. 10,500 civarında, ilkbahar ekinoksundaki Güneş Aslan takımyıldızına (Aslan Çağı) giriyordu.


Bu similasyonla sfenkin aslan çağı uyumuyla birlikte o tarihte güneyde orion Takımyıldızının belindeki yıldızların yer yüzündeki izdüşümünün piramitlerin yerleşimiyle birebir aynı oranda olduğunu farkettiler.

bitmedi..


Devamını Oku..

Çaylaklar için Astronomi

Çok eski zamanlar da yaşayan insanların gökyüzünü tanıma, yıldızların hareketlerini öğrenme çabasını düşündükçe ne kadar şanslı olduğumuzu hissediyorum.
Astrolojik çağlarla ilgili araştırma yaparken tesadüfen bir gökyüzü modelleme programı buldum. Bilimsel olarak çok gelişmiş değil. Açıkçası sevdiğim tarafı da bu oldu, güzelliği basit olmasında. Bu gece gökyüzü nasıl olacak diye merak ediyorsanız 10, 1000 hatta 10.000 yıl öncesinin ya da sonrasının gök haritasına ihtiyacınız varsa bu program sizi bir tarlanın ortasına koyup gökyüzünü de üstünüze seriyor. Birçok yardımcı aracıyla sizi Sadece dünya değil güneş sistemin de ki birçok gezenin istediğiniz noktasına götürüp birebir gökyüzünü modelliyor. Seçtiğiniz gezegen ya da yıldızlarla ilgili detaylı bilgiler de veriyor. Bir çok takımyıldızını mitolojik figürleriyle de göstermesi de artısı. Ve dahası bu açık kaynak kodlu programı http://www.stellarium.org/ adresinden ücretsiz indirebilirsiniz.

Yıldızlı gökyüzünün keyfini çıkarın.
Devamını Oku..

Astrolojik Çağlar

Bugün kuzey yönünü saptamakta hala yararlandığımız Kutup yıldızı'mız Polaris ama MÖ 3000'lerde Thuba yıldızıydı, MS 13000 yılında Vega olacak. Dünyanın ekseni tekrar Polaris'i gösterince bu 26000 yıllık yalpalanma(presesyon) tamamlanmış olacak. Bir çok uygarlık bunu hesaplamış Eski çağ dinleri, mimarileri bir çok unsuruyla bundan etkilenmiştir. Örneğin Mısır'da ki Büyük Sfenk'in insan başlı bir aslan olması o çağın "aslan çağı" olmasının diğer anlamda güneşin doğduğu ilkbahar ekinoksunda ekliptik düzlemde Leo takımyıldızının bulunmasıydı. Sfenkin pençelerinin Leo Takımyıldızını göstermeside tabiki tesadüf değildi. Aynı şekilde Maya uygarlığının da bunları günümüzden binlerce yıl önce nasıl hesapladıkları şaşırtmaktadır.Büyük yıl denilen astrolojik çağların nasıl işlediğini anlamak için önce;
Dünya Güneş sistemi içerisinde bu sistemle birlikte samanyolu çevresinde turunu 220 milyon yılda tamamlar. Bu süreçte Güneşin hızı saniyede 220 km, Dünyanın hızı saniyede 30 km dir. Bu süreçte Güneş sistemi çevresinde birbirlerine gore konumları sabit olan 44 kuzey, 44 güney yarımkürede toplam 88 tane takımyıldız dediğimiz yıldız kümeleri vardır.
Herhangi bir gecede gökyüzüne bakıldığında bunlardan 40 kadarı görüş alanımızdadır.

Takımyıldızlarının şekilleri neye benzetiliyorsa “hayvan, eşya vb.” o adları almışlardır. Bu da yıldızların gruplandırılmasında ve ayırt edilmesinde bir kolaylık sağlar.

Güneşin Dünya'dan seyredilen bir yıllık rotası (ekliptik) üzerinde bulunan 13 takımyıldızdan 12'si Zodyak Takımyıldızları (Aries-Koç, Taurus-Boğa, Gemini-İkizler, Cancer-Yengeç, Leo-Aslan, Virgo-Başak, Libra-Terazi, Scorpius-Akrep, Sagittarius-Yay, Capricornus-Oğlak, Aquarius-Kova, Pisces-Balık) adıyla bilinirler.

Dünya güneş etrafındaki yolu üzerinde bu 12 takımyıldızını bir yıl boyunca ziyaret eder. Dolayısıyla
Güneş, 1 yıl boyunca bu takımyıldızların her birinde yaklaşık 1 ay süreyle yer alır.

365 günlük bu yolu, dünya kendi ekseni etrafında dönerken bu 23.5 derecelik eğimi nedeniyle 4 aşamada tamamlar. Bu aşamların mevsimler olarak yaşadığımızı biliyoruz.

EKLİPTİK (Ecliptic):Güneşin bir yıl boyunca gökyüzünde izlediği yoldur.

EKİNOKS (Equinox):
Gündüzle gecenin eşit olması durumudur. Güneş ışınlarını yılda 2 kez ekvatora dik düşmesiyle oluşur.
21 Mart:
Kuzey Yarıküre: İlkbahar Ekinoksu
Güney Yarıküre: Sonbahar Ekinoksu
23 Eylül:
Kuzey Yarıküre : Sonbahar Ekinoksu
Güney Yarıküre : İlkbahar Ekinoksu

GÜNDÖNÜMÜ (Solstice): Latince "Güneş'in donması, hareketsiz kalması" olan Gündönümü; Yılda 2 kez Dünya'nın Güneşe en uzak olduğu durumdur. Yerküre'de en uzun günün(güney) ve en kısa(kuzey) günün yaşandığı günlerdir. Bu tarihlerden sonra günlerin kısalmaya yada uzamaya başlar.

21 Haziran :
Kuzey Yarıküre: Yaz gündönümü (En uzun gün)
Güney Yarıküre: Kış gündönümü (En kısa gün)
21 Aralık :
Kuzey Yarıküre: Kış gündönümü (En kısa gün )
Güney Yarıküre: Yaz gündönümü (En uzun gün )

Astroloji ve eski uygarlık filozofları bu aşamaları yıldızlara gore gruplamış hepimizin bildiği 4 elementten oluşan bir gruplama kullanmıştır.


Ekinoks Yalpalanması (precession of the equinoxes)

Dünyanın ekseni etrafında saat yönünde salınarak gök ekseninde bir daire oluşturur. (ekinoks yalpalanması). Her 71.6 yılda 1 derece yalpalanarak bu 360 derecelik döngü 25.765 yılda tamamlanır.

Eksen şimdi Kuzey yıldızı (polaris) ‘nı gösteriyor 13000 yıl sonra Vega yıldızına geçecek.


Astronomik anlamda, dünyanın ekseninin izlediği bu döngünün doğal sonuçları uzun vadede, dünyadan gözlem yapan biri için gökyüzündeki sabit yıldızların konumlarının belli bir düzene göre değişmesi olacaktır. Bunun en belirgin göstergesi de, dünyanın güneş çevresinde izlediği yörüngenin dört tipik noktası olan ve mevsimlerin başlangıcını oluşturan ekinoks ve gündönümü noktalarının, bin yıllarla ölçülen zaman dilimleri içinde kaymalar sergilemesidir.

ASTROLOJİK ÇAĞLAR
Ekinoks Yalpalanması her 72 yılda 1 derece Doğuya hareket ediyorsa, bu salınımla her yıl gündönümü noktaları ekliptik üzerinde 1/72 derece (50 saniye) lik bir yay kadar batıya hareket eder. (Gündönümü noktalarının presesyonu)

Güneş İlkbahar Ekinoksu'nda (21 mart ) Ekvator düzlemle kesişir yılda bir kez olan bu günde bu nokta bir Takımyıldız üzerindedir. Bu Takımyıldız yıllarca yaşadığımız çağı sembollemiştir pagan kültürde.

Yaklaşık 2000 yıl önce ilkbahar noktası Aries(Koç) takımyıldızı üzerindeydi. Günümüzde ilkbahar noktası Pisces(Balık) takım yıldızı üzerindedir. Zodyak ta bulunan her takımyıldız 30 derecelik dilimler halinde dünyayı sardığına göre Her astrolojik çağın geçişi 72 (yıl) x 30 (derece) = 2150 yıl yapar. Bu yalpalanma ile ekliptik her 2150 yılda zodyak yıldızlarından birini gösterir bu dönemlere astrolojik çağlar denir. Filozoflar bu süre tamamlandığında denizlerin ve karaların yer değiştirmesiyle, bütün alemin işleri baştan aşağı değişir demişlerdir. Modern astroloji bu hareketlenmeyi ekinoksların kaymasıyla açıklamaktadır.

Bir çok eski uygarlık bunu biliyor ve yapılarını buna gore inşa etmeyi biliyordu. (Maya, Mısır)

ASLAN ÇAĞI - The Age of Leo (The Leonean Age)

En yakın altın çağı: MÖ 10,500 (BC) - MÖ 8000 (BC) - (ANCIENT EGYPT)

Altın çağ olarak bilinir. (The Golden Age)

M.Ö. 10,500 civarında, ilkbahar ekinoksundaki Güneş Aslan takımyıldızına (Aslan Çağı) giriyordu. Bu son Aslan Çağının başında, Dünyanın kuzey kutbu bir kutup değişimi yaşıyordu. Bu dönemin sonunda küresel ısınma nedeniyle suların çok yükseldiği ve büyük tufanların oluştuğu biliniyor. Bir çok efsane ve dinde bahsedilen Atlantis’i sular altında bırakan büyük tufan bundan bahsediyor sanırım. Mısır da bulunan Eski Mısır Uygarlığı'ndan kalan Büyük Sfenks(Great Sphinx)’ bu çağı simgeler.

YENGEÇ ÇAĞI - The Age of Cancer (The Cancerian Age)

En yakın yengeç çağı: MÖ 8,000 (BC) - MÖ 6000 (BC) - (INDIA)

“Büyük Ana Yılı” olarak bilinir. ("The Age of the Great Mother.")
Bu çağda Yengeç burcunun ve onun yöneticisi Ay'ın da etkisiyle insanoğlu yerleşik hayat biçimini daha kalıcı bir şekilde inşa etmeye başladı. Annelik burcu olarak bilinen Yengeç döneminde bir çok kültürde (Çin, Mezopotamya, Hindistan) dişi enerji daha öne çıkmış ve bolluk, bereket kavramları kutsallaştırılmaya başlanmıştır. Yengeç burcunun aşçılık ve besleme ile olan ilgisinin bir yansıması olarak bu dönem tarım ve balıkçığın ilk başlangıç dönemleri olarak kabul edilmektedir.

İKİZLER ÇAĞI - The Age of Gemini (The Geminian Age)

En yakın ikizler çağı: MÖ 6,000 (BC) to MÖ 4000 (BC) - (PERSIA/CHALDEA)

“İletişim, Yazı ve Sanatın Çağı” olarak bilinir. "The Age of Communication, Trade and the Twins"
İkizler entelektüellik ve iletişimin işaretidir. Bu dönemde tarih yazılmaya başlanmıştır.. Taşların üzerine çeşitli sembollerle yazıların ilk kez bu dönemde ortaya çıktığı gözlenmektedir. Mezopotamya’da ki Sümer uygarlığı bu dönemdedir. Yazı, Sanat ve Hinduizmin gelişmeye başladığı dönemi de içine alır.

BOĞA ÇAĞI - The Age of Taurus (The Taurean Age)

En yakın boğa çağı: MÖ 4,000 (BC) – MÖ 2000 (BC) (EGYPT/BABYLON)

"The Age of Earth, Agriculture and the Bull"
Maddi değerlerle ilgili Boğa burcunun etkili olduğu bu çağda; insanoğlunun kendi kimliklerini ortaya koymak istemesini, güvenlik, güzellik ve lüks anlayışının öne çıktığını görüyoruz. Boğa çağının hüküm sürdüğü bu zamanlarda sağlam inşa edilmiş binalar ve bunların yansımaları erken Mısır başta olmak üzere yeryüzündeki tüm medeniyetlerde kendilerini göstermektedir.

KOÇ ÇAĞI - The Age of Aries (The Arian Age)

En yakın koç çağı: MÖ 2,000 (BC) – MS 1 (AD) -(GREECE/ROME)

“Savaş Çağı” olarak bilinir. ("The Age of War, Fire and the Ram")
Bu çağda özellikle Yunan medeniyeti Koç burcuna ait bütün özellikleri adeta vurgulamış görünmektedir. Agresif, iddialı ve savaşçı yunan etkileri bu çağa damgasını vurmuştur. Koçtaki savaşçı yön bu zamanlarda dünya yüzünde hüküm sürmüştür. Yiğitlik, mertlik ve başarı hiç bir dönemde bu dönemdeki kadar vurgulanmamıştır. Sağlamlık, dayanıklılık ve spor bu çağda ön plana çıkmıştır. İlk olimpiyatların Antik Yunan'da başladığı bilinmektedir.

BALIK ÇAĞI - The Age of Pisces (The Piscean Age)

En yakın balık çağı: MS 1 (BC) - MS 2150 (AD) - (EUROPE)

“Ruhani Çağ” olarak bilinir. ("The Age of Monotheism, Spirituality, and the Fish”)
Hz. İsa'nın doğumuyla başlayan bu çağın aynı zamanda Hıristiyan inancında kutsal bir sembol olan Balık ile ilişkilendirilmesi oldukça ilginçtir. Bu döneme ait yeraltı mezarlarında balık sembolü duvarlara işlenmiş ve inananlar bu geleneği sürdürmüşlerdir. Ancak daha önemlisi iyi kalplilik, nezaket, sevecenlik, müşfiklik, merhametlik, yardımseverlik ve bağışlayıcılıkla ilişkilendirilen Hıristiyan anlayışı ve öğretisi bu çağa damgasını vurmuştur. Aynı çağda İslamiyet'in doğuşu mistik ve dinsel etkilerin bu çağda ne kadar etkin olduğunu bizlere göstermesi açısından dikkat çekicidir. Halen içinde bulunduğumuz çağdır.

KOVA ÇAĞI - The Age of Aquarius (The Aquarian age)

MS. 2500' lerde başlayacak olan çağ.
Özgürlüğün Çağı ("The Age of Freedom, Technology (especially electricity), and the Water Bearer")
Yeni Çağ (New Age) anlayışını 1960'lardan itibaren getirmeye başlamıştır. Uzaya yapılan yolculuklar, hızla gelişen yeni teknolojiler, bilimsel keşifler, insan hakları ve bireyselliğin giderek artan yükselişi bizlere Kova çağının içine girdiğimizi gösterir niteliktedir. Devrimler, yenilikler ve özgürlük Kova burcunun temel niteliklerindendir. Küresel dünya anlayışı, bu çağın içinde her geçen gün etkilerini artırmaktadır. Bu gelişmeler tipik Kova etkisini yaşamaya başladığımızı gösteriyor bizlere. Kova çağının olası etkileri bizlere özgürlük ve adalet getirecek mi bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz.


Devamını Oku..

Genel Görelilik Kuramı

Einstein, Newton’un kütle çekimi yasasında hiç zamandan bahsetmemesini garip buluyordu. Yani, zaman ve uzayın ayrı düşünülemeyeceğini söyleyen özel görelilik kuramına ters bir durum var ortada. Bu haliyle yasa, kütleçekim kuvvetinin anında etkiyen bir kuvvet olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, cisimlerden birinde aniden bir değişiklik olsa, diğer cisim üzerine etkiyen kuvvetin de ne zaman değişmesi gerektiği öngörülmüyor. (Güneşin bile görüntüsü 8dk lık gecikmeyle geliyorsa bu garip bir durum.)

Bu yasanın garip olan ikinci yönü de kuvvetin uzaktan etkimesi. Gündelik yaşantımızdaki deneyimlerimizin çoğunda bir kuvvet uygulamak için temas etmemiz gerektiğini biliyoruz. Bu nedenle, temas etmeyen iki cismin birbirlerini çekiyor olması garip görünüyor. Newton dahil bir çok kişi yasanın bu niteliğinden rahatsız olmuş. Ama yasanın yerçekimini ve Güneş sistemini başarıyla açıklaması karşısında bu sorunu göz ardı etmişler.Dolayısıyla özel görelilik kuramı, Newton’un kütleçekim yasasının doğru olmadığını, düzeltilmesi gerektiğini söylüyor.

Bu iki garipliğin nasıl ortadan kaldırılması gerektiği konusunda, uzaktan etkime özelliğine sahip olduğunu bildiğimiz diğer kuvvetler güzel bir örnek. Yani, yükler arasındaki elektrik kuvvet ve mıknatıslar arasındaki manyetik kuvvet. Örneğin, iki yük arasındaki elektrik kuvvet tıpkı kütleçekim kuvveti gibi, aynı ters kare davranışını gösteriyor; dolayısıyla aynı garip niteliklere sahip. Newton’un yasasını her iki sorunu çözecek şekilde değiştirmek gerekiyor. Yani, hem kütleçekim kuvveti bir ortam aracılığıyla iletiliyor olmalı, hem de ortamda yayılan değişiklikler ışık hızını aşmamalı.

Öncelikle kütleçekim yasasını açıklayabilmek için bir ortam bulmalıyız. Bu ortam öyle bir şey olmalı ki, her cisim ortamda bir değişiklik meydana getirsin ve buna ek olarak, ortam cisimlerin hareketini değiştirsin. Einstein’a göre bu iş için ihtiyacımız olan ortam uzay-zaman’dı.

Einstein, 1907 yılında yazdığı bir makalede, yeni bir düşüncesi olduğunu, “görelilik ilkesinin” çok daha genel bir başka ilkenin sadece özel bir hali olduğunu belirtiyor. Bu düşüncenin belirmesini “hayatımın en mutlu anı” sözleriyle nitelendiriyor Einstein. “Denklik ilkesi” olarak adlandırdığımız bu yeni ilke de çok sayıda yeni sonucu üretebilecek potansiyele sahip.

Denklik İlkesi
Kütlenin belirdiği yasalardan birincisi Newton’un evrensel kütleçekim yasası. Bu yasaya göre iki cisim birbirlerini kütleleriyle orantılı, aralarındaki uzaklığın da karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çeker.

Eylemsizlik Kütlesi, Gravitasyon Kütlesi
Söz konusu cisimlerden biri Dünya gibi çok büyük bir gök cismiyse, bu kuvveti ağırlık olarak adlandırıyoruz. Yani yeryüzündeki bir cismin ağırlığı, Dünya’nın o cisme uyguladığı çekme kuvvetiyle aynı. Aynı Cismin hızını değiştirmek istersek cisim kütlesiyle doğru orantılı direnç (eylemsizlik) gösterir. Kütle ne kadar büyükse, cismi harekete geçirmek için o kadar zorlanırsınız. Bu nedenle, bu yasada geçen kütleye de “eylemsizlik kütlesi” diyoruz.


Çekim ve eylemsizlik kütlelerinin eşit çıkması, uzun yıllar doğadaki ilginç tesadüflerden bir olarak görüldü. İlk defa Einstein, bu eşitliğin çok derinlerde yatan bir anlamı olduğunu fark ediyor.

Eğer bütün cisimlerin eylemsizlik ve çekim kütleleri eşitse, o zaman bütün cisimler, şekilleri ve kimyasal yapıları ne olursa olsun yeryüzünde aynı şekilde düşer.
Örneğin bir çekiç ve tüyü bırakarak düşüşlerini izlediğimizi varsayalım. Dünya, bu iki cisme kütleleriyle orantılı bir kuvvet uyguluyor, yani tüye daha az, çekice de daha fazla (çekiç tüyden daha ağır).
Buna karşın bunların ivmesi, ağırlık kuvvetlerinin kütlelerine bölünmesiyle elde ediliyor. O halde her iki cismin ivmesi aynı olmalı. Dolayısıyla bunları aynı anda bırakırsanız, her ikisi de aynı anda yere ulaşır.

Elbette bu deneyi evde yapamazsınız. Çünkü havanın uyguladığı sürtünme kuvveti işin içine giriyor. Sürtünme kuvvetinin harekete etkisi tüy için daha fazla. Bu nedenle, evdeki deneyde tüyün yere daha geç ulaştığını görüyoruz. Ama Galileo, yaptığı analizlerle sürtünmenin farkına varmış ve eğer sürtünme olmasaydı bütün cisimlerin aynı ivmeyle düşeceğini söylemişti.

Gravitasyon = Eylemsizlik = İvme
Eylemsizlik cismin dingin hareketinin değişmesini engellemeye çalışan kuvvettir. Dingin hareketin değişmesi demek, cismin ivme kazanması demektir. O halde, eylemsizlik kuvveti ivmeye karşı koyan bir kuvvettir. Etki-tepki yasası uyarınca eylemsizlik = ivme eşitliği doğal bir sonuçtur.

Dolayısıyla denklik ilkesini şu şekilde de ifade edebiliriz: Roketteki bir gözlemci ne yaparsa yapsın, uzayda sabit ivmeyle hızlanan bir rokette mi yoksa bir gezegen üzerinde mi olduğunu anlayamaz. Eğer kütleçekim kuvvetinin değişik olaylarda olası etkilerini anlamak istiyorsak, bu ilke yardımıyla o olayın ivmelenen rokette nasıl gelişeceğini belirlememiz yeterli.

Işık’ta düşer mi?
İvmelenen roket yer çekimi etkisi yaratıyor, peki ışık bundan etkileniyormuydu? Yapılan deneylerde ışığın da yer çekimi kuvvetinden etkilendiği görüldü. Kütlesi olayan bir cismi bükmesi Einstein için bir modelleme oluşturdu; Uzay-zaman kütle tarafından bükülüyordu. Uzay zaman özel görelilik ilkesine gore birbirlerinden bağımsız olamayacağına gore zaman da bükülüyordu. Eğer uzay-zaman tamamen düz olsaydı, üzerine hiçbir kuvvet etkimeyen cisimler veya ışık düz bir doğru boyunca hareket ederdi.


Denklik ilkesinin bize söylediği şu: Dünya, içinde bulunduğumuz uzay-zamanı değiştirerek, sanki uzayda ivmelenerek yol alan bir roketteymişiz gibi bir etki yaratıyor. Bu basit bir etki değil, çünkü söz konusu değişim her yerde farklı. Örneğin, yukarıya doğru gittikçe çekim ivmesi azalmakta. Bu nedenle, basit bir ivmelenen roket modeliyle Dünya’nın çekim etkisini tam anlamıyla betimlemek mümkün değil.


Yapılması gereken şey, Dünya’nın uzay-zamanın geometrisini tam olarak nasıl değiştirdiğini bulmak. Einstein, denklik ilkesini öne sürdüğü 1907 yılından itibaren uzun süre bu problem üzerinde uğraştı. Çok sayıda hatalı başlangıcın ardından en sonunda 1915 yılında tam bir kuram elde etmeyi başardı.


Kuram kabaca şunu söylüyor. Her cisim içinde bulunduğu uzay-zamanı değiştirerek eğrilmesine neden olur. Bu değişim cisim etrafında oldukça güçlüdür ama zayıflayarak uzaklara da erişir.

Kütle çekiminin etkisi nedeniyle cisimler, çevrelerindeki uzayın ve zamanın, kısaca uzay-zamanın eğrilmesine neden oluyor. Yani düz geometriden sapıyoruz. Dolayısıyla, hareket eden diğer cisimler kaçınılmaz olarak bu eğrilikten etkilenir.


Görelilik kuramında 4 boyutlu Uzay-zamandaki noktalara olay diyoruz. Olay kısaca belli bir yer (yani uzayda bir nokta) ve belli bir zamana karşılık geliyor. Uzay-zamandaki bir doğru da iki olayı birleştiren “en kısa yol”. Yine aynı farklılıktan dolayı, uzay-zamandaki doğrular, yani en kısa yollar, sadece uzayda çizildiğinde açıkça eğri olarak görünür.


Dolayısıyla, yeryüzünde ışığın veya düşen cisimlerin çizdikleri yollar aslında uzay-zamandaki en-kısa yolların uzaya izdüşümleri. Aslında bu cisimlere Dünya’nın bir kuvvet uyguladığı yok. Bunlar serbest hareket ediyor. Ama, Dünya bunların içinde bulunduğu uzay-zamanı değiştirdiği için zorunlu olarak eğri bir yol izliyorlar.


İşte genel görelilik kuramında kütleçekimini bu şekilde açıklıyoruz. Cisimler birbirlerine doğrudan herhangi bir kuvvet uygulamıyor. Sadece çevrelerindeki uzay-zamanı değiştiriyor ve bu eğrilmiş uzay- zamanda değişik bir hareket sergiliyorlar. Sonuç olarak, uzay-zaman aracılığıyla cisimlerin dolaylı bir etkileşmesi ortaya çıkıyor. Aracı ortamı fark edemediğimiz için de biz, sanki bunlar birbirlerini çekiyormuş gibi bir izlenim ediniriz.
Işığın yerçekimi altında yolundan sapması da aynı nedenden, uzay-zamanın eğriliğinden. Bu sapmanın ışıkla, ışığın fiziksel yapısıyla hiçbir ilgisi yok. Işık hızında giden bütün kütlesiz parçacıklar yine aynı yolu izleyerek yollarından sapar. Son olarak, uzay-zamandaki eğriliğin sadece cisimlerin kütlesine bağlı olmadığını, bunların hareketine de bağımlı olduğunu belirtelim. Dönen bir Dünya’yla duran bir Dünya uzay-zamanı farklı bir şekilde eğer.


Genel görelilik kuramında uzay-zaman artık pasif bir ortam değil. Aktif bir şekilde fiziksel olaylara katkı yapıyor ve bunlardan etkileniyor. Bunun dışında, uzay-zamandaki eğrilmenin bir enerji taşıdığını, bu enerjinin, kütleçekim dalgalarıyla çok uzaklara iletildiğini de söyleyebiliyoruz.
Büyük bir cisim hareket ettiğinde, bunun çevresinde meydana getirdiği eğrilik de zamanla değişir. İşte eğrilikteki bu değişimler dalgalar halinde uzaya yayılır. Bu dalgalara kütleçekim dalgaları diyoruz. Genel görelilik kuramı, bu dalgaların ışık hızıyla yayılacağını söylüyor.
Newton’un kütleçekim yasasındaki zaman sorunu da bu şekilde çözülmüş oluyor. Eğer iki cisimden birinde bir değişim olursa, bu cismin uzay-zamanda meydana getirdiği eğrilme her yerde anında değişmez. Değişim kütleçekim dalgaları aracılığıyla ışık hızında yayılır. Bu dalgalar diğer cisme erişinceye kadar, diğer cisim değişimden etkilenmez.

Genel Görelilik Matemetiği

Genel Görelilik Kuramı matematiği temelinde Einstein Alan Eşitleme (Einstein Field Equations) olarak isimlendirilmiştir. Enerji dolayısıyla maddenin uzay-zamanı bükmesini formülleyen gelişmiş geometric hesaplamaları içerir (Riemann Geometrisi).


Devamını Oku..

Modern Fizik ve Görecelik

Görelilik kavramının doğuşu Einstein’dan çok öncedir. Galileo, Görelilik ilkesinde “dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir”, bu yüzden “sabit hızla giden bir gözlemci, sabit duran gözlemci aynı fiziksel yasaları kullanmalıdır” demişti. Örneğin sabit hızla giden bir gemide yukarı doğru bir taş atarsanız aynı yere düşecektir - sabit durduğunuzda olduğu gibi. Bu anlayış Newton fiziğinde formülasyona dökülmüştür. Sabit hızla giden bir cisim ve sabit duran bir cisim için geçerli olan Newton denklemlerinin şekli aynıdır.

Einstein’in özel görelilik kuramının Galileo göreliliğinden farkı, uzayın ve zamanın mutlak olamayacağını söylemesidir. Matematiksel açıdan bakınca, Galileo dönüşümleri yerine Lorentz dönüşümünü kullanması ve çıkan sonuca yepyeni bir fiziksel yorum getirmesidir. Tabii, şimdi basitçe ifade ettiğimiz bu iş, o gün için hayal edilmesi zordu ve Einstein’in bu büyük hayali 20. yüzyıl başlarında fiziğe bakışımızı bütünüyle değiştiren büyük bir bilimsel bulgudur.

Newton Mekaniği 200 yıldan fazla bir süre fiziksel bilimlerin harika bir aracı oldu. Ona dayalı bir bilim ve teknoloji çağı yaratıldı. Halen bu çağın harikulade nimetlerinden yararlanıyoruz. Ama fizikçiler daha 19.yüzyıla girilirken, Newton Mekaniği’nin bazı doğa olaylarını açıklamakta yetersiz kaldığını sezmeye başlamışlardı.

Çözüm yönünde ilk doğru adımı Lorentz attı. İkinci önemli adım ise, zamanın ünlü matematikçisi Poincare’den geldi. Bu ikisi, birbirlerinden bağımsız olarak, Görelilik Kuramı için gerekli bütün matematiksel araçları ortaya koymuşlardı. Ama onlar ortaya koydukları matematiksel formüllere fiziksel anlam veremediler.

19. yüzyılın sonunda Işığın bir dalga hareketiyle yayıldığı genel kabul görmüştü, ama o dalgayı taşıdığı varsayılan ve uzayı dolduran ortamın (ether) var olduğunun kabul edilmesi çelişki yaratıyordu (Michelson-Morley deneyi).





Işığın Hızı
Maxwell, elektromagnetik dalgaların varlığını gördü ve bunların hızlarını buldu. Elektrik ve magnetizma arasındaki ilişkileri kuran Maxwell denklemleri elektrik ve Magnetizma kuramlarını bireştirdi. Elektromagnetik dalgaların ışık hızıyla yayıldığını, başka bir deyişle, ışığın elektromanyetik dalgalar halinde yayıldığını ortaya koydu. Bu hızın elektrik ve magnetizma alanlarından tamamen bağımsız bir sabit olduğunu belirledi. Böylece evrensel bir sabiti, ışık hızını, keşfetmiş oluyordu. [Çok duyarlı deneylerle, ışık hızı c=3x108 m/sn (yaklaşık 300 000 km/sn) olarak ölçülmüştür.]

Işık hızının sabitliği sorunu:
Galilei’nin Görelilik İlkesi fizik yasalarının her eylemsiz sistemde aynı olduğunu söylüyor. Bunu ışık hızı için yorumlarsak, ışık hızının mutlak olamayacağı, gözlemcinin ve ışık kaynağının içinde bulundukları sistemlere göre değişeceği anlamına gelir. Yukarıda anılan Galilei dönüşümü uyarınca, yerdeki bir gözlemci, v hızıyla hareket eden bir kaynaktan çıkan ışığın hızını v+c olarak görmelidir (hızların toplamı ilkesi). Öte yandan, Maxwell ışık hızının her gözlemciye göre sabit ve sonlu bir değerde olduğunu söylüyor. O halde, Maxwell’e göre, bütün gözlemciler ışık hızını c olarak görecektir. Zaten deneyler de bunu gösteriyor. Eğer ışık hızı sonsuz olsaydı, Maxwell’in bulduğu sonuç Galilei’nin uzay ve zaman sistemi ile çelişmezdi. Ama, Maxwell ışık hızına denk olan elektromagnetik dalgaların hızının sonlu ve sabit olduğunu belirlemişti. Sorunun çözümü için fizikçiler işe koyuldu.

Ether denen şey!
Işık elektromagnetik dalgalar biçiminde yayılıyorsa, bu dalgaların oluştuğu bir ortam olmalıydı. En geçerli görünen görüş “ether” kuramıydı. Ses dalgalarının yayılabilmesi için hava, su vb. bir ortamın olması nasıl gerekiyorsa, ışık dalgalarının da boşlukta yayılabilmesi için bir ortama gereksinimi var olmalıydı. Bütün uzay boşluğunu doldurduğu varsayılan bu maddeye ether denildi.
1. Işık elektromagnetik dalgalar biçiminde yayılıyorsa, bu dalgaların oluştuğu bir ortam olmalıydı. En geçerli görünen görüş “ether” kuramıydı. Ses dalgalarının yayılabilmesi için hava, su vb. bir ortamın olması nasıl gerekiyorsa, ışık dalgalarının da boşlukta yayılabilmesi için bir ortama gereksinimi var olmalıydı. Bütün uzay boşluğunu doldurduğu varsayılan bu maddeye ether denildi.2. Maxwell deneylerinin belirlediği ışık hızı ether'e göreli olarak belirleniyor olmalıydı. Gözlenen ışık hızı Galilei dönüşümü altında olması gerektiğinden farklı ise (ki bu çok küçük bir farktır), bunun nedeni, fizik kurallarının her eylemsiz sistemde aynı olmaması değil, gözlemcinin eylemsizlik konuşlanmasının ether'e göre hareket ediyor olmasıydı.Öyleyse, her şeyden önce ether’in varlığını kanıtlamak gerekiyordu.

Beklentilerin aksine, boşlukta ether olmadığı, ışık hızının gözlemcinin hızına (onun bulunduğu eylemsiz sistemin hızına) bağlı olmadığı, her sistemden aynı hızda göründüğü kanıtlandı.

Michelson & Morley deneyi
Ortaya oldukça ilginç bir durum çıkmıştı. Maxwell denklemlerine Galilei dönüşümü uygulanınca, ışık hızı bir eylemsiz sistemden ötekine değişiyordu. Ama Michelson & Morley deneyi, ışığın her eylemsiz sistemden aynı göründüğü sonucunu veriyor ve böylece Maxwell’in deney sonuçlarını doğruluyordu. Yani ışık, Galilei Görelilik İlkesine uymuyor, her eylemsiz sistemde değişmez (invariant) c değerini alıyordu.

Buradan çıkan sonuç şudur: Ya dünya hareketsizdir, ya da ether yoktur. Dünyanın hareket ettiğine kuşkumuz olamayacağına göre, ether yoktur sonucuna varmalıyız. Tabii, bu deneyin verdiği asıl sonuç, ışığın her yönde aynı hıza sahip olduğudur.

Lorentz, Poincare ve Minkowski
Şimdi problem şuna dönmüştü: Işığın hızı neden her eylemsiz sistemde aynı görünüyordu? Bunun fiziksel yanıtıyla ilgilenmeyen matematikçiler sorunu kolayca çözdüler. Galilei dönüşümü yerine, ışık hızını koruyan bir dönüşüm tanımladılar. Hendrik Antoon Lorentz (1853-1928) ışık hızını değişmez (invariant) kılan bir dönüşüm tanımladı. Henri Poincaré, 1904 yılında, aynı işi yapan dönüşüm gruplarını tanımladı ve sorunu matematiksel açıdan bütünüyle çözdü. Hebert Minkowski’nin kurduğu geometri, henüz ortaya çıkmayan göreliliğin geometrik modeliydi. Böylece, görelilik kuramının matematiksel dayanağı hazır duruma gelmişti. Lorentz ve Poincaré’nin bu görüşle yapmış oldukları hesaplar, bugün Einstein’ın adıyla anılan ve özel rölativite teorisi adı altında toparlanan sonuçların önemli bir kısmını ortaya çıkarmıştı. Fakat çok geniş ve derin düşünme yeteneğine sahip bu bilim adamları kendilerini Newton’un etkisinden ve eter kavramından kopartamadıkları, daha doğrusu kopartmayı akıllarına getiremedikleri için vardıkları bazı sonuçları bugün bizim yaptığımız gibi yorumlayamadılar.

Örneğin, çıkardıkları formüllerde, zamanı gösteren t parametresinin yanı sıra t’ ile gösterilen ve zaman boyutunda olan bir parametre daha tanımlamışlardı. Bu parametre aynen bugün Lorentz’in adıyla anılan ve özel rölativite teorisinin temelini oluşturan formüllerde yer aldığı gibi bir konuma sahipti. Fakat Lorentz, o günlerde, bunun gerçek zaman olmadığını, sadece bir matematiksel tanım olduğunu düşünmüş ve bu inancını açık açık yazmıştı. Bu görüş hem olayın açıklanmasını ve kavranmasını güçleştiriyor hem de eter’e yeni özellikler yükleyerek fiziği karmaşık hale getiriyordu. Bu nedenle, Lorentz ve Poincaré’nin çabaları, aslında çok şeyi ortaya çıkarmış gibi görünmelerine rağmen, fizik dünyasında büyük ilgi görmedi ve bugün yapıldığı gibi yorumlanamadı.


CESARET ve HAYALGÜCÜ
Einstein’ın yaklaşımı, bugün Lorentz formülleri olarak bilinen temel formülleri Lorentz ve Poincaré’nin çıkardıkları biçimde veriyor olmasına karşın, temelde, Lorentz ve Poincaré’ninkinden çok farklı oldu. O, yüzyıllar hatta bin yıllar boyunca bilincimize yerleşmiş bulunan bazı kavramları temelden değiştirmemiz gerektiğini söyleyerek, kimsenin göze alamayacağı bir cesaretle işe koyuldu.

Einstein’ın ayrıcalıklı konumu asla tartışılamaz. Çünkü Einstein teoriyi, Lorentz ve Poincaré’nin öngörmediği iki yönde çok ötelere götürdü.

Bu yönlerden biri, bugün Lorentz dönüşüm formülleri olarak tanınan formüllerin geçerlilik alanının sadece ışık olayı olmadığını, bunların, evrenin bir özelliği olduğunu iddia ederek fizik, kimya ve diğer tüm bilim dallarında uygulanmaları gerektiğini işaret eder.

Örneğin, O’na göre, zaman ve uzunluk herkes için aynı sayısal değere sahip mutlak kavramlar değildi. Daha da önemlisi, birbirine göre hareket halinde bulunan gözlemcilerin ölçtüğü geometrik koordinatlar, ancak zaman parametresi de göz önüne alınırsa birbirine dönüştürülebilirdi. Benzer durum, tersine, zamanın dönüşümü için de söz konusu idi. Yani, başka bir deyişle, fizik bakımından uzay dört boyutlu idi. Aynı şekilde, eter denen şey de gerçek değildi; ışık ( ve elektromagnetik alan) boşlukta, hiç bir maddi desteğe ihtiyaç duymadan yayılabilirdi.

----------------------------------
Einstein hareket eden cismin zaman, kütle, uzunluk gibi özelliklerinin gözlemciye göre farklı ve sabit olanın ışık hızı olduğunu iki temel varsayımla açıkladı:

1. Görelilik ilkesi:
“Sabit hızla hareket eden bir araçtaki gözlemci, pencereden dışarıya bakmadan, yalnızca aracın içindeki olayları inceleyerek aracın hızını belirleyemez.”

“Hareket eden bir cismin içinde yapılan bir deney, cisim dururken yapılsa da aynı sonuçları verir.”

Bir cismin bütün hareketleri görelidir, bütün ölçebildiğimiz, bir başka şeye göre ne kadar hızlı hareket ettiğidir. Bizim gözlemlediğimiz hızlar mutlak değildir. Ancak gözlemciye göre tanımlanmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, yapılan bütün deneylerde ışığın, ilerlediği yönden bağımsız olarak aynı c hızıyla yayılıyor olması görelilik ilkesiyle oldukça uyumlu. Çünkü bu deneylerde Dünya’dan dışarıya bakma diye bir şey yok; her şey Dünya üzerinde ve Dünya’ya göre ölçülüyor.

2. Işığın hızı bütün gözlemcilere göre sabittir(c).
Gözlemcilerin birbirlerine göre hızları ne olursa olsun, ışık hızı bütün gözlemciler için aynıdır.
-------------------------------------------------------

Tüm kuramın böylesine basit iki iddiaya dayandırılması kuramın artılarından biri. Bu nedenle eğer bu iddialara itirazınız yoksa, o zaman özel görelilik kuramına da olamaz.

Bu iki basit varsayım, biri görelilik ilkesi, diğeriyse önemli bir deney sonucu, yüksek hızlardaki bu gizemi çözmek için yeterli. Fakat artık o iyi bildiğimizi sandığımız mutlak uzay, mutlak zaman kavramlarından vazgeçmemiz gerekiyor.

Fakat ortada hala bir sorun var:
Örnek olarak bir aracın yere göre 0,9c hızıyla (yani ışık hızının %90’ı) hareket ettiğini düşünelim. Bu aracın hareket doğrultusuyla aynı yönde, yine yere göre c hızıyla ilerleyen bir ışık ışını gönderelim. Bu durumda ışığın araca göre 0,1c hızıyla ilerlemesi beklenir. Buna karşın, yapılan bütün deneyler beklentimizin yanlış olduğunu, ışığın hızının yere göre de, araca göre de aynı c değerine sahip olduğunu söylüyor. Bu oldukça garip bir şey:

Işığın peşinden ne kadar hızlı giderseniz gidin, o hala sizden aynı hızla uzaklaşıyor.

Klasik Fizik (Newton’un hareket yasaları), düşük hızlarda hareket eden nesnelerin davranışları hakkında tam bir açıklama sağlar.

Daha yüksek, ışık hızına yakın hızlarda ise yasalar farklı işliyordu adeta.

Görelililik kuramı, göreli hızları hesaplarken hızların farkını almanın yeterli olmadığını, bunun yanlış bir işlem olduğunu söylüyor. Aslında kamyonun otomobile gore hızını hesaplarken yanlış yapıyoruz. Fakat doğru cevap ile bizim basit hesabımız arasında ki fark o kadar küçük ki, bu tip durumlarda ihmal edilmesi çok normal. Buna karşı eğer gözlemlenen cismin hızı çok büyükse, örneğin ışık hızına yakın hızlar, bizim basit hesabımızda ki yanlışlıklar kendini açıkça göstermeye başlıyor. Ama nasıl?



Einstein görecelik kuramını oluştururken kendine sorup senelerce yanıtlayamadığı soru şuydu;

Eğer ışık hızında hareket edersem elimde tuttuğum aynada kendimi görebilir miyim?




Evet yanıtını bulunca, zaman, kütle, uzunluk gibi kavramların, hareket eden cismin bu özelliklerinin gözlemciye göre farklı ve sabit olanın ışık hızı olduğunu gösterdi.



Işık hızında zamanın durması!..
Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıstı. Mesela bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur eden Einstein, saat kulesinin tam 12 yi gösterdiğini varsaymıştır. O saat kulesinin Einstein’a saatin tam 12’i olduğunu göstermesi, ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein’in gözlerine yansıması demektir. Ama burada bir gariplik vardır; ışık ışınları tam saat kulesindeyken de Einstein’in gözlerine gelirken aldığı yol boyunca da dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını(saatin 12 olduğu bilgisi) görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğu sonucuna ulaşmıştır. Einstein “eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm?” diye düşünür.

Zamanın genleşmesi..
Eğer aracın içindeki saatler daha yavaş işliyorsa, o zaman ışığın araca göre hızının hala c değerine eşit olması mümkündü. Fakat, görelilik ilkesini ihlal etmemek için, araçtaki gözlemcinin saatlerin gerçekten yavaş işlediğini fark etmemesi gerekir. Bu da ancak çalışma ilkesi ne olursa olsun bütün saatlerin aynı oranda yavaşlamasıyla mümkün olabilir. Örneğin, mekanik veya atomik bütün fiziksel saatlerle beraber, bütün kimyasal saatler (eğer bir mum bir saatte yanıp bitiyorsa, araç içinde de oradaki saatlere göre bir saatte yanıp bitmeli) ve bütün biyolojik saatler aynı oranda yavaşlamalı (hücre bölünmesi için veya gözlemcinin sıkıntıdan patlaması için bir saat gerekiyorsa, araç içinde de bunlar oradaki saatlere göre bir saatte olmalı). Kısacası bütün fiziksel olaylar aynı oranda yavaşlamalı. Ancak bu koşul altında araçtaki gözlemci, saatlerinin yavaşladığını fark edemez ve dolayısıyla aracın hızıyla ilişkilendiremez; yani görelilik ilkesi güvendedir.

Yani Einstein, Işık hızına çok yakın (mesela 299.990km/sn) hızla giden bir aracın içinde bile olsak ışık yanımızdan yine bize gore ışık hızıyla (c) geçecektir diyordu.

Doğal olarak, bu tip devrimsel iddiaları ortaya atmadan önce bunları sağlam temellere oturtmaya ihtiyaç var.

Kütle ve enerjinin eşdeğerliliği ilkesi
(mass–energy equivalence)

Madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir.

E = mc²
c = 3×108 m/sec

Einstein burada, bir cismin ışık yayayarak enerji ve kütle kaybettiği bir sistemi formüllüyor.. formüle göre Enerjinin aynı zamanda kütlesi olması, bu nedenle hareket eden cisimlerin sahip oldukları kinetik enerjiden dolayı kütle kaybetmesi gerekiyor.

Kütleyle enerji arasındaki bağı kuran, birim kütleden inanılmaz enerji elde edilebilceğini gösteren bu formül, maddelerin aslında çok yoğun enerjiler olduğunu söylüyor(Enerjinin şekillenmiş hali).

Güneş'ten gelen ısı ve ışık, Güneşte hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi (füzyon-nükleer birleşme) ve bu dönüşüm sırasında kütle(m) kaybı karşılığı enerjinin(E) ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir.
(Madde enerjiye dönüştü)

Mesela bir uranyum çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesiyle(fisyon-nükleer parçalanma) açığa çıkan enerji (E), kaybolan kütle (m) ile ışık hızının karesinin (c²) çarpımına eşittir. Başka bir deyişle m kütleli bir madde yok olursa mc² büyüklüğünde bir enerji açığa çıkar. Bu formüldeki c ışık hızı, çok büyük bir sayıdır, dolayısıyla da çok küçük bir madde kütlesinin yok olması, çok büyük bir miktarda enerjinin açığa çıkmasına yol açar. (atom bombası – Nükleer enerji)
(Madde enerjiye dönüştü)

Suyu ısıttığımız zamanda maddeye enerji veririz, yani kütlesi artar. Bu günlük hayatımızda hissedilmeyecek derecede küçüktür. 1 ton suyu ısıtırsak(E) kütlesi(m) gramın milyonda 4’ü kadar artar.
(Enerji maddeye dönüştü)


E = mc², ivmesiz hareket için sonuçları:
(sabit ivmeli ya da düzgün doğrusal)
----------------------------------------------------------------------

1. Kütle, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır.
(Işık Hızı Evrendeki limit hızdır)
Hareket eden bir cismin kütlesi hıza bağlı olarak artmaktadır. (çok büyük hızlar söz konusu olduğunda fark edilebilecek şekilde)

Sadece hareketinden dolayı cismin sahip olduğu bu enerji;
Kinetik Enerji (E) = 1/2 mv² (ışık hızından çok küçük hızlar için doğru.)

Tam doğru formül:
m', hareket halindeki, m ise hareketsiz kütle
E = m'c² - mc²

Hızlanan cisimlerin kütleleri hıza bağlı olarak

m' = m/ [1-(v²/c²)]½ ‘olur.
Eşitliği dikkatle incelersek, bir cismin ışık hızına ulaşmasıyla (v=c) kütlesinin sonsuz olduğunu görebiliriz. Bir cismi ışık hızında hareket ettirmek istersek enerjinin kütleye özdeşliği bağlantısı (E= mc2) uyarınca bu kinetik enerji aynı zamanda kütle işlevi görecektir. Roket ışık hızına yakın hızlara yaklaştığında kütlesi inanılmaz boyutlara ulaşır. Özellikle cisim, tam olarak ışık hızına erişirse sonsuz kütlesi yani sonsuz enerjisi olması gerekir. Yani imkansız, bir başka deyişle; Evrende hiç bir cismin ışık hızına ulaşamaz. Baska bir deyişle kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. (Işığı oluşturan tanecikler(fotonlar) kütlesizdirler.)



Işık Hızı Aşılamaz
Yani hiç bir parçacık bu hızı aşamaz. Günümüzde CERN’de yapılan deneyler de bunu doğrulamaktadır. Buradaki parçacık hızlandırıcısında protonlar ışık hızının %99.999999 una erişebilmekte ama ışık hızına erişememektedirler.
Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, proton veya elektron ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.

2. Cismin hareket doğrultusundaki boyu, cismin hızına bağlıdır.

Işık hızının %87’si kadar bir hızla hareket eden bir cismin boyu iki kat oranında kısalır. Hareket eden cismin içindeki gözlemci bu kısalmayı asla anlamaz. Dşardaki gözlemci ise aynı cismi farklı ölçer. Göreli etkidir.

L', hareket halindeki, L ise hareketsiz boy
L' = L [1-(v²/c²)]½

Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bu etkinin görüntüde değil gerçekten olması. Hareket eden cismin boyutlarındaki kısalma sadece hıza paralel doğrultu boyunca olur. Hıza dik doğrultularda uzunluklar hiçbir şekilde değişmez. Boydaki kısalma düşük hızlarda önemsenmeyecek kadar küçüktür. Ciddi oranlarda kısalmalar, ancak ışık hızıyla karşılaştırılabilir hızlara erişildiğinde meydana gelir. Örneğin, ses hızında yol alan bir jet uçağının boyu ancak iki trilyonda bir oranında azalır. Bu kadar küçük oranda bir kısalmayı fark etmemiz olanaksız. Aracın içindekiler, görelilik ilkesiyle bağdaşır bir şekilde boydaki kısalmayı fark etmez. Çünkü, aracın içindeki her şeyin bu doğrultu boyunca uzunlukları aynı oranda kısalıyor. Araçtaki bütün cetveller de aynı şekilde kısaldığından, araçta bulunanların bu kısalmayı belirlemeleri mümkün değil.

Bu garip sonuçların asıl nedeni de, farklı gözlemcilerin uzay ve zaman algılarındaki farklılık, herhangi bir göz yanılması değil.





3. Zaman akışı, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır (Zaman Genleşmesi);
Hareket eden cisimler içindeki zaman yavaşlar;
Benzer şekilde cisim içindeki gözlemci bu yavaşlamayı fark etmez.
Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.

T', hareket halindeki, T ise hareketsiz iken ölçülen zaman
T' = T [1-(v²/c²)]½


Uzunluk büzülmesine benzeyen bir başka etki de zaman genleşmesi. Kısaca hareket eden cisimler içinde zamanın daha yavaş geçtiğini söylüyoruz. Bu kaba ifade aslında zaman genleşmesinin özünü veriyor, ama bu etkinin hangi gözlemciye göre ve hangi olaylar için söz konusu olduğunu ifade etmekte yarar var: “Bize göre hareket eden cisimler içindeki olaylar, bizim saatlerimize göre daha yavaş gelişir.”

Uzunluk büzülmesi etkisine benzer şekilde, hareket eden araç içindeki insanlar bu yavaşlamayı fark etmezler. Çünkü araçtaki bütün saatler yavaşlamıştır. Atomik ve mekanik saatler, insanların hareketleri, kalp atışları, hücre bölünmesi gibi bütün fiziksel süreçler aynı oranda yavaşlar. Zamandaki yavaşlama oranı, daha önce bahsettiğimiz uzunluk büzülmesi oranıyla aynı. Eğer söz konusu hız, ışık hızına oranla çok küçükse, bu yavaşlama fark edemeyeceğimiz kadar küçük.

Her yerde aynı işleyen, herkes için aynı bir zamandan söz edemiyoruz. Zamandan bahsederken, bunun hangi gözlemcinin saatine göre olduğunu söylemek zorundayız. Yani Zaman mutlak değil gözlemciden gözlemciye ve olayın olduğu yere göre değişiyor.

“Kabul etmesi zor ama doğa algıladığımız gibi hareket etmeyebiliyor.”

Özel görelilik kuramı düzgün hareket eden cisimler için geçerliydi. Einstein'ın 1915'te ortaya attığı genel görelilik kuramı ise ivmeli hareketi de (yani birbirine göre hızlanıp yavaşlayan) içeriyordu ve daha çok kütle çekim kuvvetleriyle ilgiliydi.

SONUÇ:

Görelilik kuramı bize uzay ve zamanı farklı gözlemcilerin farklı algıladığını söyler.
Belli bir olay bir gözlemciye bir yer ve zaman da meydana geliyorsa, başka bir gözlemciye farklı yer ve zamanda oluşur.

Bizler 3 uzay ve 1 zaman boyutunun meydana getirdiği, 4 boyutlu uzay-zaman evreninde yaşıyoruz.

[Yani uzay ve zaman mutlak değildir!. (Buradaki olay, uzay da belli bir yer ve zamanda gerçekleşen durumdur. Yani Olay 4 boyutlu(x-y-z-zaman) uzay-zaman da bir noktaya karşılık gelir. )]

Yani Zaman bulunduğumuz konuma ve nasıl hareket ettiğimize göre değişir.

Burdan uzay ve zamanın birbirlerinde ayrı düşünülemiyecek kadar bağlı olduğunu çıkarıyoruz.

Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.

Cisimler hızlandıkça kinetik enerjilerinin bir kısmı kütleye dönuşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.

ÖzetSonuç: Mutlak Zaman ve Uzay yoktur..

Özel görelilik teorisine ilişkin asıl ve ilk fikirleri ortaya atan Poincaré dir. Daha sonra bu fikirleri benimseyen Lorentz, dönüşüm formüllerini geliştirmiştir. Einstein, ilgili kitabında bu isimleri anarak bu süreci reddetmemiştir. Poincaré, ana fikri oluşturmakla beraber; belki, iç benliğindeki bazı itirazlar ve sezgiler sebebiyle tam emin olamıyordu. Konuyu tam ya da yeterli bütünlükte ele alıp çözümlemedi. Sanki "Böyle bir fikrim var katılır mısınız ? Yoksa garip mi karşılarsınız ? modunda idi. Fikri kapan (Einstein bu konudaki gizem potansiyelini anında algılamıştır) ve işleyip bir bütünlük içinde sunan Einstein olmuştur. Daha sonra Poincaré 'e kendi fikrine niye sahip çıkmadığı sorulduğunda, aynen "Teorinin Einstein'a daha çok yakıştığını" söylemiştir. Einstein, o tarihte henüz tanınan bir isim değildi ve 1905 i takibeden ilk yıllarda itirazlarla boğuşuyordu. Hatta bu dönemin deneyimi ile sonradan "peşin hükümleri aşmanın, atomu parçalamaktan daha zor olduğunu" ifade etmiştir. Poincaré, ciddi itiraz noktalarını sezmişti, yerine tam oturmayan kavramlar olduğunu sezinleyerek Einstein'ın kendisini öne atan, baYrağı kapan, bir nevi uygunsuz ve etik dışı hareket tarzına çok fazla karşı çıkmamış, bu fikir benimdi demekte fazla ısrarcı olmamıştır. bu iç yüzün bilim çevrelerinde biliniyor olmasıyla yetinmiştir. Tabii ki Einstein'ın bütünlük içinde sunumu bir katkıdır, bu katkıyı teslim ediyorum; Poincarée de teslim ediyordu ki ona daha fazla yakışıyordu ifadesini kullanmıştır. Burada asıl yakışan tavır şu olmalıydı: Einstein, Poincaré ile birlikte sunumu yapmalılardı. Muhtemeldir ki Poincaré 'in sağduyusu ile Einstein' ın zekası birlikte, şimdi benim ortaya koyduğum şeffaflığı yakalardı. Belki de tam çözemediği hususların aydınlanmasıyla Einstein'ın ilahi adaletle mahcup olacağını ummuştur. Fakat gizem tutkusu ile yanıp tutuşan insanların, medyanın Einstein'ı putlaştıracağını hesabedemedi.


Devamını Oku..

Özel Görelilik Kuramı

Göreliliği veya bunlara bağlı diğer soruları çözebilmek için, bir çabayı sürdürmek, düşünmek, düşünmek ve sonunda algılamak gerekmekte.
Zamandan anladığımız saat ise sürekli çalıştığını varsayıyoruz. Saatlerin mekanik aksamı içinde, ardıl şekilde bize akıyormuş gibi gelen bir birim "tik"lerdir. Biz de bunu güneşe göre kendi etrafımızda bir tur dönmemize göre ayarlamışızdır. Kullanıdığımız anlamda zamanın var olmadığını, insanoğlu tarafından yapılan tanımın yine insanoğlu'na göre bir şey ifade ettiğini ama EVREN için hiçbir şey ifade etmediğini bilmek gerekir. Biz dünyada hareket halinde iken bize gelip bizden yansıyan ışık sayesinde görülür haldeyiz. Bu yüzden görmek, anlamak değil çünkü görmek dünyadan size belli hızla akan mevcut bilgi kümesi(ışık) içinde yapılır. Bunun için bu kümenin dışına taşmak yani düşünme antrenmanı (hayal kurmak, canlandırmak) gerekecektir. Böylece gerçeği daha geniş bir alanda arayabilirsiniz. Bu nedenledir ki, büyük keşifler, sabaha karşı, beynimizin biyolojik saat yüzünden uykuya geçmek zorunda kaldığı anlarda, hayallerin en güçlü hissedildiği ama henüz uykuya geçilmediği anda ortaya çıkar, çoğunlukla..

Özel Görelilik, günlük yaşamımızda mutlak olarak algıladığımız, zaman, hız gibi kavramların göreli olduğunu söylemesinin yanı sıra, sezgizel olarak göreceli olduğunu düşündüğümüz kavramların ise mutlak olduğunu ifade eder.

Özel Görelilik, Einstein’ın 1905 yılında yayımladığı devrimsel nitelikte 3 makalisinden biriydi. (On the Electrodynamics of Moving Bodies)

Birkaç yıl sonra Einstein, geliştirdiği bu kuramın çok daha genel bir başka
kuramın özel bir hali olduğunu farkeder. Bu nedenle “özel görelilik” adı verilir.

Özel görelilik kuramından elde edilen bütün sonuçlar gündelik hayatımızda fark edemeyeceğimiz kadar küçük. Kuramın uzay ve zamanın karmaşık yapısı hakkında bize söyledikleri, doğaya bakışımızı değiştirecek türden.

Görecelik teorisi herşey görecelidir demiyor. Işık hızı sabittir, bundan dolayı sabit sandığımız şeyler; uzunluk, kütle, zaman sabit değildir diyor.Özel Görecelik; hızlar ışık hızı hariç görecelidir diyor.

Fizik yasaları bütün sabit hızlı gözlemciler için aynıdır sonuçları farklıdır.

Işığın hızı boşlukta sabittir ve bütün gözlemcilere göre aynıdır.

Görece Zaman: İki olay farklı hızlardaki gözlemcilere göre farklı zamanlarda oluşur.
Zaman Genişlemesi: Hareket eden saatlerin tik leri daha yavaş ilerler duran saatlere göre.
Uzunluk Büzülmesi: Hareket eden cisimlerin boyu kısalır.
Kütle-enerji eşdeğerliliği: Enerji maddeye madde enerjiye dönüşebilir

Özel görelilik kuramından elde edilen bütün sonuçlar gündelik hayatımızda fark edemeyeceğimiz kadar küçük. Kuramın uzay ve zamanın karmaşık yapısı hakkında bize söyledikleri, doğaya bakışımızı değiştirecek türden.
--------------------------------------------
Lorentz Transformation

Bir olayı Uzay-Zamanda iki farklı gözlemcinin ölçümlerini betimlemek için kullanırlır. Bir olayın uzay-zamanda koordinatları x,y,z,t(zaman) dir.Lorentz Dönüşüm kuralları gereği bir “şey” eğer ışık hızına yakın hızlarda hareket ediyorsa o “şey” artık rölatiftir (göreli) ve “rölatif şey”e Lorentz dönüşüm kuralları uygulanmalıdır.

Lorentz Factor (γ)
(The Lorentz factor applies to time dilation, length contraction and relativistic mass relative to rest mass in Special Relativity)
Işık hızına yakın hareketteki cisimler için kullandığımız faktör.
Işık hızından çok daha yavaş hareket eden cisimler için yaklaşık olarak birdir.

γ = 1/√(1- β) β = v²/c²
-------------------------------
γ =1/√(1- v²/c²)
--------------------------------

t' = γ (t-vx/ c²)
x' = γ (x-vt)
y' = y
z' = z
------------------------------------

Zaman Genişlemesi (Time Dilation)
Bir gözlemcinin saati hızına bağlı olarak diğer gözlemciye göre farklı işler.
T', hareket halindeki, T ise hareketsiz cisimden ölçülen zaman

γ = 1/√(1- v²/c²)

Rölatif Zaman T' = T / γ

30,000 km/s (1/10 the speed of light) 'ten sonra zaman genişlemesi önemli olmaya başlar.


Uzunluk Daralması (Length Contraction)
Bir gözlemcinin boyu hızına bağlı olarak diğer gözlemciye göre farklı görünür.
Hız arttıkça cismin boyu kısalır. Bu büzülme ışık hızına yakın hızlarda belirginleşir. Hareket eden cismin boyundaki kısalma hıza paralel doğrultu boyunca olur. Hareket eden cismin içindekiler kısalmayı farketmez.

L', hareket halindeki, L ise hareketsiz boy

γ =1/√(1- v²/c²)

Rölatif Boy (L΄) = L / γ

Enerji-madde eşdeğerliliği ve Göreceli kütle
(E = mc² and Relativistic mass)

Annus Mirabilis Papers(before the E=mc²):
Ist die Trägheit eines Körpers von seinem Energieinhalt abhängig?"
"Does the Inertia of a Body Depend Upon Its Energy Content?"


That paper says:

If a body gives off the energy L in the form of radiation, its mass diminishes by L / c2. Here, "radiation" means electromagnetic radiation, or light, and mass means the ordinary Newtonian mass of a slow moving object.

(Bir cisim enejisini ışınım şeklinde (L) yayıyorsa, kütlesi L / c2 azalmalıdır.)

Energy - Momentum Relationship
rölatif moment P = m.v = γm0.v

Mass - Velocity Relationship

Total Energy = Kinetic Energy + Rest Energy

Eylemsizlik kütlesi ( mª ) [rest mass (invariant mass)]
Hareket kütlesi ( m' ) [moving body mass (observed mass)]

rölatif kütle
m' = γmª

m' = mª/√(1- v²/c²) --> (a+b) ² = a² + 2ab + b²
m' = mª [1+(0.5v²/c²)]
m' = mª+(0.5 mªv²/c²)

Kinetik Enerji (energy of a moving body):
0.5 mªv² = E

m' = mª+(E/c²)

m' - mª = difference in mass m

m' - mª = E/c² ---> E = mc²

---------------------------------
F = ma (Kuvvet)
F = d(mv)/dt = mdv/dt = ma
F = d[mv/√ (1-v2/c2)]/dt’ dir.
---------------------------------

E = mc²

Bu kütlenin sonucu olarak ağırlık uzay-zamanı eğer .
(that gravity is the net effect of the curvature of space-time as a result of mass)

Einstein burada, bir cismin ışık yayayarak enerji ve kütle kaybettiği bir sistemi formüllüyor.. formüle göre Enerjinin aynı zamanda kütlesi olması, bu nedenle hareket eden cisimlerin sahip oldukları kinetik enerjiden dolayı kütle kazanması gerekiyor.

Kütleyle enerji arasındaki bağı kuran, birim kütleden inanılmaz enerji elde edilebilceğini gösteren bu formül, maddelerin aslında çok yoğun enerjiler olduğunu söylüyor(Enerjinin şekillenmiş hali).

Güneş'ten gelen ışık(yani ısı), Güneşte hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi (füzyon-nükleer birleşme) ve bu dönüşüm sırasında kütle(m) kaybı karşılığı enerjinin(E) ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir.
(Madde enerjiye dönüştü)

Mesela bir uranyum çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesiyle(fisyon-nükleer parçalanma) açığa çıkan enerji (E), kaybolan kütle (m) ile ışık hızının karesinin (c²) çarpımına eşittir. Başka bir deyişle m kütleli bir madde yok olursa mc² büyüklüğünde bir enerji açığa çıkar. Bu formüldeki c ışık hızı, çok büyük bir sayıdır, dolayısıyla da çok küçük bir madde kütlesinin yok olması, çok büyük bir miktarda enerjinin açığa çıkmasına yol açar. (atom bombası – Nükleer enerji)
(Madde enerjiye dönüştü)

Suyu ısıttığımız zamanda maddeye enerji veririz, yani kütlesi artar. Bu günlük hayatımızda hissedilmeyecek derecede küçüktür. 1 ton suyu ısıtırsak(E) kütlesi(m) gramın milyonda 4’ü kadar artar.
(Enerji maddeye dönüştü)

E = mc², ivmesiz hareket için sonuçları:
(sabit ivmeli ya da düzgün doğrusal)
----------------------------------------------------------------------
c = 300.000. km /s
E = mc²/[√(1-v²/c²)]
v = c√ [1-( mc²/E) ²]


1. Kütle, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır. (Işık Hızı Evrendeki limit hızdır)

Hareket eden bir cismin kütlesi hıza bağlı olarak artmaktadır. (çok büyük hızlar söz konusu olduğunda fark edilebilecek şekilde)



Sadece hareketinden dolayı cismin sahip olduğu bu enerji;
Kinetik Enerji (E) = 1/2 mv² (ışık hızından çok küçük hızlar için doğru.)

Tam doğru formül:
m', hareket halindeki, m ise hareketsiz kütle
E = m'c² - mc²

Hızlanan cisimlerin kütleleri hıza bağlı olarak

m' = m/ [1-(v²/c²)]½ ‘olur.


Eşitliği dikkatle incelersek, bir cismin ışık hızına ulaşmasıyla (v=c) kütlesinin sonsuz olduğunu görebiliriz. Bir cismi ışık hızında hareket ettirmek istersek enerjinin kütleye özdeşliği bağlantısı (E= mc2) uyarınca bu kinetik enerji aynı zamanda kütle işlevi görecektir. Roket ışık hızına yakın hızlara yaklaştığında kütlesi inanılmaz boyutlara ulaşır. Özellikle cisim, tam olarak ışık hızına erişirse sonsuz kütlesi yani sonsuz enerjisi olması gerekir. Yani imkansız, bir başka deyişle; Evrende hiç bir cismin ışık hızına ulaşamaz. Baska bir deyişle kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. (Işığı oluşturan tanecikler(fotonlar) kütlesizdirler.)

Işık Hızı Aşılamaz
Yani hiç bir parçacık bu hızı aşamaz. Günümüzde CERN’de yapılan deneyler de bunu doğrulamaktadır. Buradaki parçacık hızlandırıcısında protonlar ışık hızının %99.999999 una erişebilmekte ama ışık hızına erişememektedirler.
Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, proton veya elektron ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.

-------------------------------------------------------------------------------------

2. Cismin hareket doğrultusundaki boyu, cismin hızına bağlıdır.
(Hareket eden cisimlerin boyunun kısalması-Uzunluk Genleşmesi)

Işık hızının %87’si kadar bir hızla hareket eden bir cismin boyu iki kat oranında kısalır. Hareket eden cismin içindeki gözlemci bu kısalmayı asla anlamaz. Dşardaki gözlemci ise aynı cismi farklı ölçer. Göreli etkidir.

L', hareket halindeki, L ise hareketsiz boy
L' = L [1-(v²/c²)]½

Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bu etkinin görüntüde değil gerçekten olması. Hareket eden cismin boyutlarındaki kısalma sadece hıza paralel doğrultu boyunca olur. Hıza dik doğrultularda uzunluklar hiçbir şekilde değişmez. Boydaki kısalma düşük hızlarda önemsenmeyecek kadar küçüktür. Ciddi oranlarda kısalmalar, ancak ışık hızıyla karşılaştırılabilir hızlara erişildiğinde meydana gelir. Örneğin, ses hızında yol alan bir jet uçağının boyu ancak iki trilyonda bir oranında azalır. Bu kadar küçük oranda bir kısalmayı fark etmemiz olanaksız. Aracın içindekiler, görelilik ilkesiyle bağdaşır bir şekilde boydaki kısalmayı fark etmez. Çünkü, aracın içindeki her şeyin bu doğrultu boyunca uzunlukları aynı oranda kısalıyor. Araçtaki bütün cetveller de aynı şekilde kısaldığından, araçta bulunanların bu kısalmayı belirlemeleri mümkün değil.

Bu garip sonuçların asıl nedeni de, farklı gözlemcilerin uzay ve zaman algılarındaki farklılık, herhangi bir göz yanılması değil.
---------------------------------------------------------------------------------

3. Zaman akışı, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır (Zaman Genleşmesi);
Hareket eden cisimler içindeki zaman yavaşlar;
Benzer şekilde cisim içindeki gözlemci bu yavaşlamayı fark etmez.
Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.

T', hareket halindeki, T ise hareketsiz iken ölçülen zaman
T' = T [1-(v²/c²)]½

Uzunluk büzülmesine benzeyen bir başka etki de zaman genleşmesi. Kısaca hareket eden cisimler içinde zamanın daha yavaş geçtiğini söylüyoruz. Bu kaba ifade aslında zaman genleşmesinin özünü veriyor, ama bu etkinin hangi gözlemciye göre ve hangi olaylar için söz konusu olduğunu ifade etmekte yarar var: “Bize göre hareket eden cisimler içindeki olaylar, bizim saatlerimize göre daha yavaş gelişir.”

Uzunluk büzülmesi etkisine benzer şekilde, hareket eden araç içindeki insanlar bu yavaşlamayı fark etmezler. Çünkü araçtaki bütün saatler yavaşlamıştır. Atomik ve mekanik saatler, insanların hareketleri, kalp atışları, hücre bölünmesi gibi bütün fiziksel süreçler aynı oranda yavaşlar. Zamandaki yavaşlama oranı, daha önce bahsettiğimiz uzunluk büzülmesi oranıyla aynı. Eğer söz konusu hız, ışık hızına oranla çok küçükse, bu yavaşlama fark edemeyeceğimiz kadar küçük.

Her yerde aynı işleyen, herkes için aynı bir zamandan söz edemiyoruz. Zamandan bahsederken, bunun hangi gözlemcinin saatine göre olduğunu söylemek zorundayız(Uzay-Zaman). Yani Zaman mutlak değil gözlemciden gözlemciye ve olayın olduğu yere göre değişiyor.

---------------------------------------------------------------------------------
SONUÇ:
Görelilik kuramı bize uzay ve zamanı farklı gözlemcilerin farklı algıladığını söyler.
Belli bir olay bir gözlemciye bir yer ve zaman da meydana geliyorsa, başka bir gözlemciye farklı yer ve zamanda oluşur.

Bizler 3 uzay ve 1 zaman boyutunun meydana getirdiği, 4 boyutlu uzay-zaman evreninde yaşıyoruz.

[Yani uzay ve zaman mutlak değildir!. (Buradaki olay, uzay da belli bir yer ve zamanda gerçekleşen durumdur. Yani Olay 4 boyutlu(x-y-z-zaman) uzay-zaman da bir noktaya karşılık gelir. )]

Yani Zaman bulunduğumuz konuma ve nasıl hareket ettiğimize göre değişir.

Burdan uzay ve zamanın birbirlerinde ayrı düşünülemiyecek kadar bağlı olduğunu çıkarıyoruz.
Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.

Cisimler hızlandıkça kinetik enerjilerinin bir kısmı kütleye dönüşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.

Mutlak Zaman ve Mutlak Uzay yoktur..

“Kabul etmesi zor ama evren algıladığımız gibi hareket etmeyebiliyor.”

Özel görelilik kuramı düzgün hareket eden cisimler için geçerliydi. Einstein'ın 1915'te ortaya attığı genel görelilik kuramı ise ivmeli hareketi de (yani birbirine göre hızlanıp yavaşlayan) içeriyordu ve daha çok kütle çekim kuvvetleriyle ilgiliydi.


Devamını Oku..

Yerküre

Dünya Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi.

Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle (açısal momentum) dıştan içe doğru soğumuş böylece iç içe geçmiş kabuk manto ve çekirdekten oluşan farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur.

Önce en ağır olan demir merkeze doğru çökerek çekirdeği sonra yine erimiş halindeki silikat kayaçları kristalleşerek mantoyu meydana getirmiş daha sonra mantonun bir kısmı tekrar eriyerek sıvı hale gelmiş ve yüzeye doğru yükselirken soğuyup yoğunlaşarak bugünkü kabuğu meydana getirmiştir.

KABUK (Crust) -Taşküre:
Dünyamızın çevresini ince bir zar gibi saran yer kabuğu bugün üzerinde yaşadığımız karaları ve okyanus tabanını içerir. Yer kürenin toplam hacminin % 2'den azını, kütlesinin ise yüzde 4'ünü oluşturur. Daha derin tabakalara oranla düşük yoğunlukta ve katı yapıdadır. Yer kabuğunun okyanus tabanlarında kalan kısmı oldukça ince (5-10 km), kıtalardaki kısmı ise daha kalındır (30-40 km). Dağlık alanlarda ise 70 km ye kadar uzanır 2900 km derinliğe kadar devam eder. Daha çok silisyum ve alüminyum içeren granit(sert, kristal yapılı minerallerden meydana gelen magmatik külte) taşlardan oluşması nedeniyle sial 'de denir. Okyanus tabanlarında granit yapının yerini bazalt (silisyum-magnezyum içeren volkanik kaya kütlesi) kayaçlar alır.

Litosfer (Lithosphere):
Kabuk ve Üstmantonun sert ve kırılmaz tabakasını içine alır.
Litosfer'in altında ise üst manto'nun akışkan bölgesi olan Magma yer alır.



MANTO (Mantle):
Yer kabuğu (litosfer) ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2800 km derinliklerde bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 600-3700 °C arasında değişir.Yer kürenin toplam hacminin %82'den fazlasını, kütlesinin ise %67'sini, yarıçapının ise %45’ni oluşturur.. Yapısında oksijen, silisyum, magnezyum, nikel ve demir bulunmaktadır. Manto genelde katı olmakla beraber akışkanlığı(viskozite), beklenenin tersine, sıcaklıkların daha yüksek olduğu derin tabakalarda yüzeye göre daha azdır. Bunun nedeni derinlerdeki yüksek basınç altında mineral bileşikliklerin ergime sıcaklıklarının ortam sıcaklığına oranla çok yüksekte kalmasıdır. Üst Mantodaki bu akışkan alanlara magma denir. Mantodaki akışkanlık bir noktadan diğer bir noktaya, konveksiyon olarak isimlendirilen bir işlemle akabilir. Burada oluşan konveksiyonda, daha sıcak olan magma yükselir, soğur, katılaşır ve Üst Manto'daki daha soğuk kayaların batmasına neden olur. Batan bu kayalar, tekrar ısınır, erir ve yükselir. Bu devinim, Litosfer'deki levhaların hareket etmesine neden olur.

Kabuk ile manto arasındaki sınıra Mohorovicic Süreksizliği (Moho) denilir. Bu kesimde yoğunluğa bağlı olarak sismik P dalgalarının hızı litosferde 7.2 km/sn iken, mantonun üst kısmında 8.1 km'ye çıkar.

1. Üst Manto (Asthenosphere-astenosfer):
Yüksek yoğunluklu bileşiklikler mantonun alt kesimlerine toplanmasıyla litosferin hemen altında 100-400 km derinliklerde plastik özellik gösteren, yoğunluğu 3.3-4.3 gr/cm3 arasında, bileşiminde ultrabazik ve ultramafik yani fazla miktarda [alkali] madde ve [mineral] içeren [magma] veya ergimiş malzeme bulunan bir tabaka oluşmuştur. sıcaklığı 500 °C to 900 °C arasında değişir. Bu tabaka yerkürenin kendi ekseni etrafında dönmesiyle (açısal momentum) Yerkabuğu parçaları veya plakalar, üst mantonun üzerinde yüzerler. (Sismik hareketler-deprem) P dalga hızı 10.7-11 km/sn'yi bulur.

2. Orta Manto (the transition zone): Üst ve Alt manto arasında 400-700km lik derinlikte bir geçiş bölgesi oluşturur. Yerkabuğu hareketleri ile volkanizma için gerekli enerjiyle iç kuvvetlerin kaynağını teşkil eder.

3. Alt Manto (Mesosphere-mezosfer): 700-2900 km derinlikleri arasında uzanan kısmında ise alt manto başlar; sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Bu Tabakada [demir] ve [magnezyum] [silikat silikatları] egemen durumdadır. Bundan dolayı alt mantonun alt kısmında yoğunluk 5.5'e kadar çıkmaktadır. P dalga hızı ise 13.6 km/sn'ye ulaşır.


ÇEKİRDEK (Core):

2.900 kilometre derinlikten dünyanın merkezine (6.370 km) kadar uzanır (3400 km yarıçapında). Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin (Fe-Ni) bulunduğu bölümdür. Mantodan çekirdeğe geçişte ani yoğunluk artışı görülür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeği, 2200 km yarıçapında dış çekirdek ve 1200km yarıçapında iç çekirdekten oluşur. Dış çekirdek içindeki sülfür ve oksijen nedeniyle ergime noktası düştüğü için sıvı halde bulunan nikel ve demirden oluşuyor. Dış çekirdek te yoğunluk 10gr/cm3, P dalga hızı 8.1 km/sn dir.

İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık (5100 oC) etkisiyle yüksek basıncın ergime sıcaklığını yükseltmesi nedeniyle katı -kristal halde bulunacağı tahmin edilmektedir. İç çekirdekte yoğunluk 13gr/cm3' yi bulur.

Dünyanın manyetik alanın kaynağıdır.

------------------------------------------------------------------------------------


The Early Earth and Plate Tectonics (National Geograpics)




Devamını Oku..

Samanyolu ve Başlangıç

Samanyolu'nun yaz geceleri hayal meyal görebildiğimiz sarmal kollarından küçük bir parça bile, güzelliğiyle, görkemiyle seyredenleri büyülüyor. Güney yarımküredekiler daha da şanslı. Çünkü Sagittarius (Yay) takımyıldızı yönünde uzanan kol bizim güney yönündeki ufkumuzda kaybolurken, güney yazlarında gökadamızın koca merkez topağı rahatlıkla görülebiliyor.

Şekil bakımından üç tür galaksi vardır; sarmal kollu, eliptik ve belli bir şekli olmayan düzensiz galaksiler.

Samanyolu’nun 3 ana sarmal kolu vardır. En içte Sagittarius, daha sonra Orion ve en dışta Perseus sarmal kolu bulunmaktadır.

Güneş sistemimiz Orion sarmal kolu içinde yer almaktadır.

Sarmal kollu galaksilerde, özellikle sarmal kollarda, gaz ve toz bulutu bulunmaktadır. Bu bölgelerde yeni yıldızların oluştuğu bilinmektedir..

Güneş, yaklaşık olarak saniyede 220 km bir hızla samanyolu merkezinin etrafındaki turunu, 220 milyon yılda tamamlar.

Galaksinin merkezinde çok büyük bir enerji yumağının olduğu tahmin edilmektedir.


Güneşin yörüngesi galaksi düzlemine göre 25 derece eğiktir .

Güneş Sistemi’nin gökada içindeki konumu, Dünya üzerinde yaşamın oluşmasında büyük olasılıkla etken olmuştur. Yörüngesi hemen hemen daireseldir ve kabaca spiral kollarla aynı hıza sahiptir, yani çok nadiren spiral kolların içinden geçer. Spiral kollar potansiyel olarak tehlikeli olan süpernovaların daha yoğun olarak bulunduğu bir bölge olduğu için Dünya üzerinde yaşamın oluşabilmesi için çok uzun süreli yıldızlararası kararlılık periyotları sağlamıştır.


Güneş Sisteminin Oluşumu:

Nebula (bulutsu) uzayda bulunan gaz bulutsularına verilen isimdir. Yıldızlar arasında bulunan boşluklarda yer alan ve yıldızların yaydıkları ışık enerjisi ile görünür hale gelen yoğun gaz ve toz bulutları, gökadaların temel bileşenlerindendir.

Nebula oluşmadan önce bir yıldızdır. Bu yıldız büyüdükten sonra ya beyaz cüce ya nötron yıldızı ya da bir karadelik olur. Fakat bütün yıldızlar bunlardan biri olmadan önce kırmızı süperdev haline gelir. Bu yıldızlar çok büyük oldukları için içten gelen basınç ve yüksek (100.000.000 °C) sıcaklığın etkisiyle uzay boşluğuna gaz salarlar.

Bu gaz püskürmeleri oldukça büyük ve hızlıdır. Daha sonraları bu gazlar yakınlaşarak bir gaz bulutu oluştururlar. Bu gaz bulutunun sıcaklığı 15.000 °C den fazladır. Bu sıcaklık ve çeşitli basınçlar oradaki gazlar(Hidrojen) ile birleşerek füzyon reaksiyonu başlatırlar. Bu füzyon reaksiyonu yeni bir yıldızın ilk temelleridir.


Süpernova Sonucu Oluşan Bulutsu

Bazı yıldızlar süpernova sonucunda çevrelerine yavaş yavaş gaz salmak yerine bir anda salmış olurlar. Bu arada bu gazlar çeşitlidir ve reaksiyona girerek çeşitliliği arttırırlar. Buda çok renkli bir görüntü oluşturur. Bu bulutsular süpernova sonucu oluşmuş bulutsular diye adlandırılır.

Günümüz teorileri Güneş’in yaklaşık 4.6 milyar yıl önce, yıldız patlamalarının(süpernova) ardından kalan toz ve gazı da içeren muazzam büyüklükteki bir yıldızlararası gaz bulutun çökmesiyle oluştuğunu kabul eder.



(Çok eski göktaşlarının incelenmesi sonucunda, ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir süpernova patlamasının yakınında oluştuğuna işaret eder.)

Kütle çekiminin etkisi altında kalan bulut büzüşmeye ve yoğunlaşmanın büyük olduğu yerlerde dönmeye başlar. İlk birkaç milyon yıl içinde çökme sırasında dönme hızı çok büyüktür ve bundan dolayı da manyetik olarak son derece aktiftir. Açısal momentumun korunması prensibine göre rotasyon hızı gittikçe büyümekte ve dış kısımlar yassılaşmaktadır.

Zamanla merkezi bölgenin çevresinde yassı bir disk oluşur. Bu diskin dış kısımlarındaki gaz ve toz küçük yoğunlaşmalar gösterir. Her bir yoğun bölge ana diskle aynı yönde kendi eksenleri etrafında döner. Bu senaryo Dünya’nın ve diğer gezegenlerinin nasıl oluştuğu açıklayan oldukça makul bir senaryodur. Oluşum sırasında bir çok yıldız iki veya üç kısma parçalanarak çift yıldız veya çoklu yıldız sistemlerini oluştururlar. Son zamanlarda yapılan uydu gözlemlerinden bir çok yıldızda gezegen olduğuna dair ipuçları gelmekte fakat bunların büyüklükleri ve yıldızına olan uzaklıkları henüz Güneş Sistemi’nde olduğu gibi dizilim göstermemektedir. Hızla büzüşen bulutun merkezi kısmında yoğunluk, dolayısıyla basınç artar ve bir zaman sonra da ışımaya başlar. İçten dışa doğru olan ışınım basınca, içe doğru olan kütle çekim kuvveti tarafından nötürlenmeye çalışılır ve sonunda denge sağlanır. Işıldayan çekirdek, bir yıldızın yıldız öncesi (protostar) evresidir. Güneş'in normal ışımasına başlayıncaya kadar bu evrede yaklaşık 10 milyon yıl kaldığı düşünülmektedir.

Bu aşamadan sonra Güneş ısısını merkezdeki nükleer yakıttan sağlamaya başlar. Artık içten dışa doğru olan radyasyon basıncı, dıştan içe doğru olan gravitasyonel kuvvete karşı koyarak büzüşmeyi durdurur ve bir denge hali oluşur. Güneşimiz yaklaşık 4.5 milyar yıldır bu kararlı halini sürdürmektedir.



Evrimi:

Gelecekte zamanla dönme hızı yavaşlayacak ve ışıma gücü artacaktır. Bu arada çapı da büyüyecektir. Işıma gücünün oluşum döneminde bugünkü değerinin yaklaşık %70’i olduğuna, ve dönmenin de 9 gün kadar olduğu tahmin edilmektedir. Aslında dönmenin bugünkü değeri 27 gündür.

1.5 milyar yıl sonra güneş 6 milyar yaşına geldiğinde parlaklığı bugünkü değerinden yaklaşık % 15 daha fazla olacaktır.

10 milyar yaşına geldiğinde ise, parlaklığı bugünkü değerinin iki katına çıkacak ve yarıçapı % 40 artacaktır.

Güneş, çap ve ışımagücü artışını bir kırmızı-dev yıldız oluncaya kadar sürdürür. Kırmızı dev evresinde yarıçap 100 kat artar. Bu durumda Merkür gezegeni, genişleyen sıcak plazmanın içinde kalarak buharlaşır. Çaptaki 100 katlık artıp ışımagücünde 500 katlık bir artışa neden olur.



Bu da Dünya yüzeyinin sıcaklığının 1700 K’e çıkması demektir. Artık Dünya yüzeyi erimiş lavlar denizi halindedir. Güneş'in çekirdeği kırmızı dev evresinde de büzüşmeye ve ısınmaya devam eder. Bu evre sadece 250 milyon yıl sürer. Çekirdeğin sıcaklığı takriben 100 milyon dereceye eriştiğinde önceki nükleer reaksiyonlarla oluşan helyum karbona dönüşmeye başlar. Bu durum çok büyük bir enerji çıkışına neden olur. Artık çekirdeğin sıcaklığı yaklaşık 300 milyon dereceye çıkmış ve helyum çok ani tutuşmuştur. Bu evre flaş evresi (helyum flaş=helyum parlaması) olarak bilinir. Bu olay sonucu Güneş kütlesinin hemen hemen üçte birini bir planeter nebula oluşturmak üzere uzaya fırlatır. Çekirdek helyumun sürekli yanmaya başladığı yaklaşık 100 milyon kelvine kadar soğur. Daha sonra yarıçap bugünkü değerinin 10 katına ışımagücü de 20 katına kadar düşer. Helyumun karbona dönüşmesinden sonra Güneş'in geri kalan kütlesi bir beyaz-cüce oluncaya kadar büzüşür ve soğur. Yaklaşık 15 milyar yıl yaşında ve çapı bugünkünün % 1’i büyüklüğünde (yaklaşık Dünya'nınkine eşit) olan Güneş'in ışımagücü de bin kat azalarak mevcut değerinin % 0.1’ine kadar düşer. Beyaz cüce tamamen karbon çekirdeğinden oluşur. Son derece yoğundur. Güneş kütlesinin yaklaşık yarısı Dünya büyüklüğündeki bir kürenin içine sıkışmıştır. Yoğunluk yaklaşık 2x109 kg/m3 dür. Bu 1000 kg’lık bir kaç arabanın baş parmağımızın içine sıkışılması anlamına gelmektedir. Bir kaç milyar yıl içinde beyaz cücenin sıcaklığı ve ışımagücü yavaş yavaş azalır ve yaşamı siyah cüce olarak bilinen soğuk siyah bir karbon artığı olarak son bulur.

İnsanlık tarihinin neresinde olduğumuzu kestiremiyorum ama yaşanabilinecek dünyanın ortasında olduğumuz kesin.


Devamını Oku..